SESİN FİRUZAN SESİN

sesinfirusansesin

Mayıs ılık bir esinti ile gelmişti ve ipiltili sabahında güvercinler şakıyordu. Kent, iki mevsimdir vazifesinden kaçınan güneşi yine de bir azizi karşılar gibi karşılamıştı. Evlerin temizlik telaşı bitmiş ve göğe aralanan pencerelerinden çiçek kokuları yayılıyordu.

Tahta panjurlu evde bir değişiklik yoktu. Yıllar yılı aralanmamış beyaz perdesi artık haki renge çalıyordu. Bu kirli perdenin ardında, Fikret adlı bir ihtiyar, yalnız başına yaşardı.

Panjurun kenarından sızan iyot kokusuyla uyandı. Sahil kentinin yerlisi olmasına rağmen bu kokuya alışamamıştı. Her sabah boğazı gıcıklanır, öksürerek yataktan kalkardı. Bu kez de öyle olmuştu. Öksürerek yataktan çıktı, banyoya geçti. 

Yüzünü yıkadı. Kurulanmak için ardındaki havluya uzandı. Havlunun pis kokusunu yüzüne sürmeden duyabilmişti. Kullanmaktan vazgeçti ve sepetten taşmak üzere olan diğer kirlilerin içine savurdu.

Sabah oldu mu ilk işi sakal tıraşı olmaktı. Tıraş köpüğünü hazırladı. Fırçayı bandırdı ve yüzünü köpükledi. Bıçağı sakalına götürmek için aynaya baktığında, gözaltının hala şiş olduğunu görebildi.

Tıraşı bitirdiği gibi yatak odasına döndü. Gardırobu açtı. Gömlekler, pantolonlar ve ceketler özenli bir şekilde askılıklara yerleştirilmişti. Gardırobun bir ucundan diğerine siyah, lacivert ve beyaz renk hakimdi. Soyundu. Sarkık dirsekleri ve bükük beli şimdi iyice belli oluyordu. Beyaz bir gömlek seçti, kollarını geçirdi, düğmelerini peyderpey ilikledi. Siyah kumaş bir pantolonu aldı. Giyindiğinde nefes nefese kalmıştı.

Uzun koridorun sonuna dek yürüdü. Parmak uçlarındaki günaydın dokunuşunu yol boyunca sürterek duvarlara… Karşılık alamamaktan gücenmezdi. Hem bir hatırı vardı bu muhkem duvarların hem alışmıştı selamsız sabahlara.

Mutfağa girdi. Çaydanlığa su aldı ve ocağa koydu. Sandalyeye oturdu. Dizlerini topladı, belini ve boynunu dikleştirdi, bir şarkı söylemeye başladı.

Ayrılık ateşten bir ok

Nazlı yardan hiç haber yok

Çok tütün tüketiyordu. Haliyle sıkça genzini temizleme ihtiyacı duyuyordu. Birkaç sene evveline kadar şarkı söyledi mi, sesine gökteki martılar eşlik ederdi. Şimdi mırıldanmaktan ötesine geçemiyordu.

Çaydanlıktaki su kaynamıştı. Çayı demlenmeye bıraktı. O sıra kahvaltılıkları masaya dizdi. Erzakı tükenmek üzereydi. Kalan iki yumurtayı kırdı.

Tam kahvaltıyı bitirmişti ki kapı tıklandı, ardından anahtar deliği çevrildi. Gelen Müzeyyen'den başkası olamazdı. Kızını karşılamak üzere masadan kalktı. Müzeyyen, elinde poşetlerle mutfağa girdi.

''Hoş geldin kızım.'' dedi Fikret.

Müzeyyen: ''Hoş bulduk babacım.'' dedi, yüzünü ekşiterek.

Fikret içerinin havasız olduğunu anladı.

''Ben salona geçeceğim.'' dedi: ''Arzu edersen burayı havalandırabilirsin kızım.''

Müzeyyen: ''Keşke… keşke bir burayla bitecek olsa baba!'' dedi. Ardından getirdiği poşetleri buzdolabına dizmeye koyuldu. Masanın üzerindeki kirli tavada daha yumurta kokusu tütüyordu. Musluğu açtı, sıcak su akana kadar parmağını altında bekletti. Tavayı aldı, diğer bulaşıklar da tezgâha diziliydi. Deterjanı tavaya dökemeden öğürmeye başladı. Kokusu, karnı burnundaki kadına ağır gelmişti. Hızlıca sıkı sıkı örtülmüş perdeyi açtı, pencereye dayandı ve başladı ciğerlerini şişirmeye. Perdeden kalkan tozu fark edememişti bile.

İşini bitirince babasının yanına geçti. Salona girmeden önce, kapı eşiğinde kendine çekidüzen vermişti. Kapının solunda ahşap konsol, onun önünde geniş yemek masası vardı. Sandalye ve koltuk kaplamaları, perde ve hatta televizyonun üzerindeki dantel dahi yeşil renkti.

Fikret, abajurun önündeki tekli koltukta oturmuş, tütün içiyordu. Yüzü perdeye dönüktü. Müzeyyen, babasının bu hallerinden ilk zamanlar endişeleniyorduysa da alışmıştı. Şimdi bu içine kapanıklığına yalnızca gönül koyuyordu.

Bir süre izledi ihtiyar adamı. Belki yüzünü döner, iki kelam eder diye bekledi. Babası ikinci tütünü sarmaya başlayınca, beyhude beklediğini anladı. Tam karşısındaki koltuğa oturdu.

''Nasılsın babacım.'' diye sordu.

''Teşekkür ederim kızım.''

''Daha yeni söndürmedin mi babacım?''

Fikret tütününü yaktı ve yavaşça kafasını salladı. Dirseğini koltuğun koluna dikmiş, tütününü dudak hizasında tutmuştu. Seyrek aralıklarla uzun uzun çekiyor, perdeye doğru irice bir duman bırakıyordu.

Müzeyyen'in kız çocuğu olacaktı. İsmine de karar vermişlerdi. Ama babasına da danışmak istedi. Torun, bu bezgin adama iyi gelir diye düşünüyordu.

''Doğum yaklaştı babacım.''

''Öyle mi?''

''Artık torununun kulağına ismini fısıldarsın.''

''Nasip.''

''Ne isim vereceğimize karar veremedik. Damadın da dedi ki: ''Babama danış. O bir isim münasip görür.'' Ben de karnım burnumda, koştum geldim. E, hangi isimi uygun görürsün baba.''

''İsim vermek siz varken bana düşmez kızım.''

''O halde biz düşündüğümüz isimleri söyleyelim. Sen de yorum yap. Olur mu?''

''Olur kızım. Hele bir dünyaya gelsin bebek.''

Müzeyyen, babasının zoraki cevap verdiğinin farkındaydı. Daha da üzerine gitmeden, bu bahsi kapattı. Gramofon, yanındaki fiskos sehpanın üzerindeydi. Üst üste dizilmiş plaklara uzandı.

''Taş plak dinlemeyi özledim babacım. Beraber dinleyelim. İster misin?'' dedi.

Belki de Fikret'in kayıtsız kalamayacağı tek teklif buydu. Türk Sanat Müziği tutkunuydu. Gramofondan dinlemek ise eşsiz bir hazdı.

''Tabi kızım.'' dedi.

Müzeyyen, ''nihayet'' der gibi bir oh çekti ve hevesle taş plakları karıştırmaya başladı.

''Hangisini dinleyelim babacım?'' diye sordu.

''İğneyi dokundur kızım. Dönen plağı dinleyelim.''

Müzeyyen: ''Farklı bir şey dinleyelim babacım. Hatta sana bir sürpriz yapacağım.'' dedikten sonra Müzeyyen Senar-Bir Dilberdir Beni Yakan plağını kapaktan çıkarttı.

''Bunu çok beğenirdik babacım. Hatta beraber eşlik ederdik. Bakalım hatırlayacak mısın?''

Fikret, kastedileni anlamıştı. Telaşa kapıldı. Yüzünü perdeden döndürdü, bakışlarını kızına dikti.

''Kızım, gramofondaki plak da çok güzeldir. Onu dinleyelim.'' dedi.

Müzeyyen'in sırtı dönüktü. Babasının telaşından bihaberdi.

''Oyunbozanlık yapıyorsun babacım. Baba kız şarkı söylemek istiyorum. Hem belki torunun da yerinden eşlik eder.''

Fikret, oturuşunu dikleştirmiş, her an müdahaleye hazır bir vaziyette bekliyordu. Müzeyyen tüm bunlardan habersiz, gramofona plağı koymuş, dişliyi kurmaya başlamıştı.

''Kızım!'' dedi Fikret, ikaz eder gibi.

''Kırk kez mi çevirmeliydik dişliyi babacım?''

''Kızım! Başka bir plak koyar mısın?''

''Otuz sekiz… Otuz dokuz… Kırk.''

''Müzeyyen! Beni dinlemeyecek misin?''

''Kurdum babacım. Tamamdır.''

Plak yeni dönmeye başlamıştı ki, Fikret hem yaşına hem de bitkinliğine tezat bir çeviklikle ayağa kalktı ve plağı susturdu. Gramofonun önünde dikilmiş, burnundan soluyordu. Hırsını alamamıştı. Kızına çatacaktı ki, kadının şaşkın bakışlarının yerini alelacele bir nemin aldığını görünce yumuşadı. Aksi bir ihtiyar olduğunu düşündü. Mahcup bir şekilde koltuğuna oturdu. Bir tütün yaktı.

İçerisi o kadar sessizdi ki, tütün kâğıdının cızırtısı çok rahat duyuluyordu. Müzeyyen, hala aynı yerde, sessizce dizlerinin üzerindeydi. Kızması, yakınması gerekirken… Utanıyordu. İnsanı en çok hevesinin kursağında kalması utandırırdı.

''Ben de senin çocuğun değil miyim babacım!''

En ücrasında sakladığı yakarışı bir fısıltıyla ayyuka çıkarmıştı. Fısıltı evin muhkem duvarlarında yükseliyordu.

''Kendini cezalandırıyorsun. Anlıyorum. Ama benim kabahatim ne? Beni neden cezalandırıyorsun?''

Dakikalar geçmişti. Müzeyyen sırtı dönük halde bir cevap beklediği sıra omzunda babasının elini hissetti. Gözündeki iri damlaları sildi ve yüzünü döndü.

Fikret'in gözleri de tıpkı kızının gözleri gibiydi; kırmızı ve nemli. Kızını kırdığı için üzgündü. Biryandan da haksızlığa maruz kalmasına içerliyordu. Çünkü ne kendisini ne de kızını cezalandırma niyetinde değildi. Yalnız ve her yalnız insan gibi mücerret bir kalabalıkla vaktini sürdürmek istiyordu sadece.

''Karşıma otur kızım.'' dedi.

Müzeyyen, burnunu çektikten sonra koltuğa oturdu. Az evvel gözünden yaşlar akıtan kendisi değilmiş gibi tebessüm etmeye çalıştı.

Fikret: ''Unutturma kızım.'' dedi.

Müzeyyen, ihtiyarın bu dediğine şaşakaldı. Verdiği bir sözü mü unutmuştu? Pot kırmaktan çekindiği için bir süre karşılık vermedi. Fakat hiçbir şey anımsayamadı.

''Neyi?'' diye sordu.

''Firuzan'ın sesini.''

Müzeyyen, bir plak ile açılan mevzunun annesinin sesine gelmiş olmasına mana veremese de, nihayet babasıyla sohbet edebilecek, belki de dertleşebilecek olmasından memnundu. Fakat katbekat artmış olan şaşkınlığını gizleyemiyordu.

''Maruz gör babacım. Hiçbir şey anlayamadım.''

''Az evvel koyduğun plak Müzeyyen Senar'ındı dimi?''

''Evet.''

Fikret: ''Hatırlıyorum… O plak çalar, baba kız, senin şimdi oturduğun koltukta eşlik ederdik. Hatırlıyorum. Dün gibi...'' dedi. Oturuşunu dikleştirdi ve mırıldadı.

Yar semtidir bize mekân

Müzeyyen, kırgınlığını iyice unutmuştu. Ne yüzündeki tebessüme mani olabiliyor ne de gözünden akan yaşı durdurabiliyordu. Hisleri ve mimikleri üzerindeki idaresini iyice yitirmişti.

''Çok… çok mutlu oldum babacım. Ben unuttuğunu sanmıştım. Beyhude alınganlık etmişim. Affet. Fakat anlayamadığım bir şey var. Neden bana mani oldun?''

Fikret, bakışlarını kaçırdı. Kızı tütün tabakasını aradığını düşünerek koltuğunun yanındaki fiskosu işaret edince, bir tütün daha yaktı.

''Unutmamak için.'' dedi, ağzındaki dumanı savurdu: ''Firuzan'ın sesini unutmamak için kızım. Bir fotoğraf, bana Firuzan'ın yüzünü unutturmaz. Bir kıyafeti bana annenin kokusunu unutturmaz. Ama Firuzan'ın sesini unutturmayacak tek bir cisim yok. Bu kulaklar, o sesin mahfuzu. Kaza geçirdiğimiz o gece sen daha iki yaşındaydın. Hatırlayamazsın. Abilerin yaşasa, onlar da hatırlayamayacaktı. Çok küçüktünüz. Annen ön koltukta… Öyle güzel okuyor ki hüseyni makamından… Ah kızım… Bir başka kadın sesi duyarım da Firuzan'ın sesini unuturum diye aklım gidiyor.''

Müzeyyen boynunu büktü. Oysa memnuniyetle dinlemişti anlatılanları. Ta ki ihtiyar adamın, eşinin sesini unutmamak için kulaklarını diğer kadınlara kapattığını öğrenene kadar. Babasının bu gayesini anlayışla hatta memnuniyetle karşılaması gerekirken depderin bir hüzne kapılmıştı. ''Bir başka kadın sesi…'' Duydukları zihnini çalkalıyordu. ''Bir başka kadın sesi…'' Boynunu doğrulttu. Kaşlarını çattı.

''Benimle konuşmaktan kaçınman da bu sebepten mi?'' dedi: ''Benim sesimi de annemin sesini unutmamak için duymak istemiyorsun, dimi?''

Fikret, kafasını eğdi, gözlerini yumdu.

Müzeyyen'in zihnini çalkalayan o sözler şimdi ağrı gibi saplanmıştı alnına.

''Hatıraları diri tutmak isterken, kızını öldürüyorsun. Beni de hatıralarda yaşatmayı mı tercih ederdin?''

Fikret, duruşunu bozmadan, tereddütsüzce yanıt verdi.

''Evet.''

Müzeyyen'in göz bebekleri büyüdü. Genzine aniden oturan yumru, konuşmasına ve yutkunmasına dahi olanak vermiyordu.

Fikret konuşmasını sürdürdü.

''Bazen diyorum ki: ''Keşke ben ölseydim de onlar yaşasaydı.'' Fakat bu düşüncem o kadar kısa sürüyor ki… Belki bir lahza… Çünkü onların ardından düştüğüm şu hale bakıyorum. İnan, giden çok daha şanslı kızım. Bu yüzden benim en talihsiz evladım sensin. Belki benim gibi, annenin ve kardeşlerinin mücerret hatıralarına sığınmasan da ne denli güçlük çektiğini biliyorum. Hatıralar insanın kamburudur kızım. Ve ben hatıralarla öylesine hemhal oldum ki, artık var ile yok arasındayım. Senden uzakta durmak istememin bir sebebi de bu. Kamburuna yük olmamak...''

Müzeyyen'in yanaklarından bir sicim akıyor, eteğinin dizini ıslatıyordu. Kızıyor, dişlerini sıkıyordu. Karşısındaki, kamburuna yük olmak istemezken sırtına ne denli ağır bir külfet bıraktığının farkında değildi. Müzeyyen'i dul halası büyütmüş ve evlendirmişti. Sağ olsun, üzerine titremişti. Lakin ailesiz kalmak bir badireden fazlasıydı ve Müzeyyen garipliğinin sıkıntısını, kendi yuvasını kurmuş olmasına rağmen çekiyordu.

''Doğru diyorsun baba. Yüküm ağırdı ama benim kamburumu çıkaran sen oldun. İnsan babası sağken yetim kalmış olmasına mana veremiyor. Sadece buna bir gerekçe araması dahi o kamburun çıkması için yeterli. Kusura bakma babacım. Sana hak veremeyeceğim. Güneşsiz, temiz havasız, sessiz ve bir başına yaşamak, hatıraları diri tutmaz. Tam aksi ise hatıraları öldürmez.''

Evin tüm camlarının örtük olması rağmen Fikret'in sırtında soğuk yeller esiyordu. Umurunda değildi. İçinin sıcak ikliminde kum fırtınaları koparken… Mahcuptu ve kızının dediklerini duydukça mahcubiyeti artıyordu. Peki, neden içten içe kızının konuşmasını sürdürmesini istiyordu?

''Hatıralarında kalmak isterdim! Bunu gerçekten isterdim! Keşke şu gün, şu an mümkün olsa... Madem nazarında diri kalmak için ölü olmak gerekiyor, kabul. İnan baba, ölmek, öldü zannına kapılmaktan evladır.''

Fikret'in dakikalardır açmadığı gözkapaklarında huzur birikiyordu. Öyle ki, mahcubiyetinden saç diplerine kadar yerin dibine batmış olsa da, kirpikleri titriyordu huzurdan. Dinlediği bu ses… kızının sesi… şiddetiyle, yüksekliğiyle, tınıyla… tümüyle Firuzan'ın sesiydi.

''Haklısın. O elim geceyi hatırlayamıyorum. Annemi de… Sen o geceki beni ''iki yaşında bir çocuk'' diye tanımlarsın. Ben ''annesini sadece iki yıl görebilmiş bir çocuk'' diye tanımlarım. Şimdi söyle baba! Hangimizin Firuzan'a daha çok ihtiyacı vardı? Senin mi? Benim daha çok ihtiyacım vardı.''

Fikret'in dudakları titriyordu. Ya bu sesi kızından değil, gaipten duyuyorsa… Gramofon, plak, Müzeyyen… Ya hepsi bir sanrıysa… Kuşkuyla kaldırdı kirpiklerini.

''Peki, ya sana? Sana da ihtiyacım vardı. Sen beni yüz üstü bıraktın baba.''

Gözünü açmıştı ve artık iyice emindi. Kızı karşısında kanlı canlı oturuyordu.

Titrek dudaklarıyla: ''Firuzan!'' diye fısıldadı: ''Sesin… Firuzan… Sesin…''

Müzeyyen ne babasındaki hali fark etmiş ne de fısıltısını duymuştu. Oturduğu yerden kalkmış, hararetli bir halde konuşmasını sürdürüyordu.

''Torununa annesinin adını vereceğim baba. Torununun adı Müzeyyen olacak. İstediğin gibi... Ölü olduğumu kabul ediyorum. Beni de bir hatıra olarak görebilirsin artık. Beni de bu duvarların içinde yaşatabilirsin babacım.''

Fikret, Müzeyyen'in apar topar evden ayrılışını izledi. Bir söz dahi etmeden… Müzeyyen gidiyordu, adımlarındaki tavizsiz edaya bakılırsa, bir daha dönmemecesine gidiyordu. Firuzan'ın sesini de yanında götürüyordu. Fikret bir kez daha fısıldadı.

''Sesin… Firuzan… Sesin…''

06.03.2019

13.09

Adapazarı/Sakarya

UNUTTURDUNUZ
KAN ÇİÇEKLERİ

İlgili İletiler

 

Yorumlar (0)

Henüz Yorum Yapılmamış