Kız Kulesi( Hero ve Leandros)

Şebnem kokan rüyaların resmiyetinden sıyrılarak uyandım. Bıldırcın dokusuna veda eden uykuların tül perdeyi avuçladığı sıcak bir gündü, avuçlarımda terleyen yalnızlığın sessizliği ile uzandığım, mor çiçeklerin halka halka birbirine kenetlendiği buruşmuş çarşafımı katlayıp yatağın kenarına bıraktım. İrkilircesine parmak uçlarımla kavrayıp tozunu sildiğim pikeyi çarşafın üzerine koydum. Hafiften bir rüzgârın eğik, kambur saatlerden çıkıp penceremi tıklattığına kulak kesildim. Unuttuğum ilk işti camı açıp tertemiz havanın boğuk duvarlarımın yanağını okşaması. Birkaç adım atıp düşündüm, alnımı kaşıdım, işaret parmağımla kaşlarımı tararcasına düzelttim. Avuç içimle yüzümü kavradım, musluğu çevirdim, suyun soğukluğu mahmur yüzümün sarhoşluğunu yıkarken de düşündüm. Bugünü iyi değerlendirmeli, altınlaşan güneş ışınlarını heba etmemeliyim, bir amacım olmalı diyerek düşünceli başımı aynaya doğrulttum. Sanki aylardır aynaya bakmamıştım. Eskimiş bir fotoğraf renksizliğinde, güncel olgulardan, ışığın en beyazından kaçar gibiydi kısılan bakışlarımın esrarı. Aynanın doğu yönündeki çivide asılı duran gri havluya uzandım, yüzümü silip kuruladıkça sanki maziyi siliyordum acıyla tıka basa doldurulmuş loş odaların heyulasından. Ayakkabılıkta iki çift ayakkabı, bir çifti yazlık diğeri kışlık. Benimdi bu ayakkabılar. Ne eksik ne fazla; benimdi bu ev, açılmayan kapılar, koridorda unutulmuş kavruk sevdaların, sevgiliye gönderilememiş mektupların pulsuz intiharı. Usulca giyindiğim ayakkabılarıma kendini beğenmiş bir tavırla böğrümü şişirerek bakındım. Kapının eşiğine attım adımımı, iki kez yere vurdum ayaklarımı, yürümeye hazır olduğum sevinçle. Bir anda hızlandım, anahtarı çevirdim ve paldır küldür iniverdim merdivenleri. Dış kapının otomatiğinden gelen "tık" sesiyle fırladım dışarı, açtım kollarımı, göğün boşluğunu kucaklayarak enfes kokularla ciğerlerimi bayram ettirircesine havayı soludum. Oh be! Hayat ne güzel, her şeye rağmen ne güzeldir yaşamak, milyarların olmasa da hayatta olmanın mucizesi ne büyük servettir! Ellerimi açtığım, kucakladığım gökyüzünü geride bırakıp koştum koştum, yol boyu şarkılar söyledim, şehrin fırtınasını kuvvetli gövdesiyle hapseden neşe, hüzün, umut ve engellere göğsünü geren üç beş ağaçla dertleştim, gülüştüm, ağlaştım. Ağaçları da her bitki gibi kendi evrenine hediye edip yanımdan geçmek üzere olan bir taksiye el attım. Taksiciyle selamlaşıp yaklaşık beş yüz metre ilerledikten sonra standart sorumuzu aldık:

_Neresi kardeşim?

_Üsküdar, Kız Kulesi.

Hem taksiciyle konuşuyor hem parıldayan, şansımı artırdığına inandığım rugan ayakkabılarıma bakıyor, zamanın tadını çıkarıyordum. Taksici susmuş, beni dinliyor; bir yandan da aracın durduğuna dair bir sinyal veriyordu suskunluğu. Bu kısacık sürede, ayakkabılarıma bakındığım anlarda gerçekleşiyordu anlattıklarım. Çehremi yola doğrulttuktan sonra taksiciye baktım.

_Geldik dedi.

Taksiciye döndüğüm sırada Kız Kulesi taksicinin başını sıyırıyordu, tam karşımda duruyordu.
Ücreti ödeyip kendisine helal kazanç ve esenlikler diledim. Gözlerimin manasını diktiğim kuleye "al yüreğim senin olsun" diyerek denize gömdüğüm vücudumu sanırım bir kilometre kadar yürüttüm. Yalnızca ufkun çizgisini yudumlayan uzak dalgalarda ıslanıp çoğalan hayallerimle baş başa kalmış, derin yolculukların sihrini tarıyordum.

SALACAK KAYALIĞI

Küçük köy manasına gelen Salacak; Üsküdar'ın Kız Kulesi'yle ün yapmış, esasında şu an kayalıkla uzaktan yakından bağı olmayan bir yer. Yolun kenarında, teknelerin kalbine açılan yerde 40 derece sıcaklığın altında dondurmasını nezaketle satmaya çalışan kişinin yanından geçerken "bir dondurma da ben alayım" diyorsunuz. Ve altta yığma kayaların arasından sulara dalan orta yaşlı, emekli, baba parasına talip hazır yiyicileri, izin günlerini değerlendirenleri, gençleri görüyorsunuz. İyi gözlem yapınca bazı şeylerin iticiliğini görmezden gelemiyorsunuz. Mesela çürük, kaygan, yosunlu taşlara zamk gibi tutunmuş pisliği, odun parçacıklarını, ince ince doğranıp süzgeçten geçirilen, suyun turkuaz açıklığına yayılmış çöpleri..

Teknelerin arasına baktım. Kendi sâkin köşelerinde ızgara yapan balıkçıların bir metre kadar yakınına gelen dalgaların köpükle yükselip alçaldığı elvanlaşmış çer çöp yığınını tiksinerek seyrettim. Her iskelenin, çakılı bir kazığın, beton profilin üzerinde kocaman gövdesiyle sükunete sarılmış martıları. Estrümanlar buraya uğramamış ve martılar sessiz. Güpegündüz güneşin yakıcılığından olsa gerek martılar sarhoş ve suskun. Biraz daha göz attım küflü kayaların melâl boşluklarına, ilerledim sol yanımı inciterek. Ritimsiz birkaç adımda durdum ve bir martının pis sulardaki banyosuna şahit oldum. Sanki deniz görmemiş topraklardan geldim buraya. Oysaki ayda bir dolmuşa atlayıp kitap okumak, şiir yazmak, en azından bir öykünün atardamarına giden ilhamı almak için geldiğim yerdi burası; kanıksar mı olmuştum doğayı, suyu ve manayı? Bazı şeylere dikkat etmeyişimin ürünü müydü bu hâlim? Hani her gün beklediğiniz durağın çevresine güvercinler üşüşür de siz sadece önünüzden akıp geçen araçları fark edersiniz ya, aynen öyle! Mütemadiyen aynı saatlerde aynı durakta beklediğiniz kişileri fark edemezsiniz ya bazen , sanırım böyle de bir şey? Zannedersem bu zannın hesabıydı martının pis sularda yıkanması? 40 derecede kanatları terden vıcık vıcık olmuş, gagası plastik gibi erimiş ve suya salmıştı kendini. Aklıselim edasıyla yer yer geziniyor, abdest alır gibi, suyu ahenkle avuçluyor ve kanatlarına sıçratıyordu. Bununla yetinmediği de ortadaydı. Yükselip suya dalıyor, gövdesi şimşekler misali parlayınca tekrar dalıyordu. Bir martı Üsküdar'ın pis sularında yıkanıyor, suyu çok sevdiğini, havanın çok sıcak olduğunu resmediyordu. Martıyı anlamaya çalıştım, anlaşılamayacak şeyler söz konusu değilken. Salacak kayalığında martıların alevli dansını, pis sularda tümsekler yapmış atıkların kıyıya hücumunu kıraç ülkelerden gelmişçesine seyrettim. Doğallığından kovulan, denizin kayalıklarla boğulduğu üstünkörü bir şeyler dikilmişti asfaltın kenarına. Çekirdek seanslarının kirlettiği oyukları, uluorta tükürüp sümük saçanların büyüttüğü çemberi yarıp kayaların üzerine çevirdim gözlerimi. Yüzlerce su şişesinin, plastik bidonun kırılıp ezilip büzülüp atıldığı kayaların arasından bir ses türedi. Kafamı delikten geçirip bakmak istedim. Denizin suyu buraya ilişemez diye düşünürken yumruk iriliğindeki sıçanların ürkütücü kaçışını gördüm. Pet şişelere bodoslama çarpan ve yeni delikler arayan kül rengi sıçanlar. Nasıl yaşar, ne yaparlar buralarda? Ürperten kalın gövdeleri, acımasız kaçışları ve kayaların arasında vücut bulan ışık hızlarıyla var ettikleri bir koloniyi oradan oraya taşıyorlardı.

DONDURMACI

Sesler üst üste binmiş, kimin ne söylediği belli olmuyor, herkes sıcaktan bunalmış, bir oyana bir bu yana kaçışıyor, kimileri apar topar adımlarla tekneye binmek için ücret ödeme kuyruğuna giriyor, boncuk boncuk dökülen terini siliyordu. Ben de kuyruğa dahil olup içimden saymaya başladım. Bir'den yüze kadar. Saydım saydım saydım. Nihayet sıram geldi! Ücreti ödeyip fişimi aldım ve sordum:

_ Ne kadar arayla kalkıyor tekne?

_15 dakika..

_Dönüş ne zaman?

_ 18.30'a kadar 15 dakika arayla yapılır gidiş ve dönüşler. Dilerseniz 18.30'a kadar vakit geçirebilirsiniz kulede.

Dondurmacı; kavurucu havayı taçlandıran yoğun nemin yarattığı fırsat ve kibar lisanı ile tekne için kuyruğa girip kuyruktan çıkanlara topak topak satıyordu dondurmasını. Az ileride genç, orta yaşlı ve emeklilerin, kirli suları kulaçlayan mutluluğuna bakınırken yine aynı sıçanların pet şişelere çarpıp yeni deliklere girmek için yüzeye çıkışları geçiyordu gözümün önünden. İyice kafaya takıp merakımı büyüttüm. Dondurmacının nazik sesine kıyamayıp aldığım dondurmayla kalabalıktan ayrıldım. Tekrar gittim kayalığa. Başımı sokmak istedim kayaların arasına, nerden gelir nereye giderler diye? Neden bu kadar kalabalıklar ve bu pet şişeleri kemirip güzergahlarını niçin temizlemiyorlar? Bir başka kayanın üzerine zıpladım. Zıpladığım anda seslerin yaklaştığını duydum. Bu defa bir kuyruk gördüm serçe parmağı kalınlığında. Anladım ki üçgen taşların sivrileşen açısını kullanıp uzanıyorlardı Salacak kayalığının yamaçlarına. Ve çekirdek kabuklarının küçük birikintiler oluşturduğu kaya boşluklarından geçip birikintileri bozmadan ilerliyorlardı. Onlar orada yeraltı dünyasının sentetik yapılarına dokunmadan kendi törensel yaşamlarına itina ile sarılıp devam ediyorlardı. Salacak kayalığının tarifi ne diye, sorsanız: kuyulaşan karanlıkta müthiş bir intizam yaratmış iri sıçanlar, sıçanların takip ettiği istikamette başıboş duran pet şişeler ve tepecikler yapmış çekirdek kabukları derim. Ne Salacak adıyla tarif edilen bir köy var orada ne doğal bir kayalık ne tuvallere işlenmiş bir resim..

İYİ KÖTÜ YÖNLERİYLE KIYI ÇİZGİSİ VE
SALACAK

Salacak Kayalığı dedikleri ve şimdi daha çok Salacak Durağı diye tarif edilen Üsküdar'ın 'iğne atsanız yere düşmez' koordinatına varmadan Salacak bölgesini içerebilen kıyı çizgisinin objektifimize yansıyan iyi kötü yönlerini madde madde sıralayalım!

_İyi yönler:

1) Salacak'ta yükselen insan selinin önem verdiği kıyıdan 200 metre ötede kurulu, 2500 yıllık bu değerin hem ülke kültürüne hem ekonomiye hem de bağlı bulunduğu ilçenin, semtin dinamik, sosyal yapısına katkıda bulunması.

2) Tarihi seyrinin fonksiyonel biçimde paralel ya da dikey geçitler oluşturup bütün gözlerin kendisi üzerinde toplanmasıyla elektronik dünyanın, internet ağının globalleşmesiyle kendisini, gözlemini tanıtmada üretken bir döngüyle yaşaması.

_Kötü yönler:

1) Denizin insanlarca aşırı kirletilmesi

2) Denizlerde, Marmara'da balıkçılık yapan, balıkçılığı özellikle geçim kaynağı olarak değerlendiren; tekneden, kayıktan, sandaldan ekmek yiyen insanların doğaya ve suya karşı geliştirdikleri umursamaz, hijyenden uzak ilgisizlik.

3) Dolgu taşlarının arasını çekirdek kabukları, meşrubat şişeleriyle dolduran kişilerin oralarda kendine yuva kurmuş sıçanların güzergah olarak kullandıkları istikamete, en azından bir canlının hayatını sürdürdüğü alana saygı duymamaları.

TEKNE SEFERLERİ

Salacak kayalığını geride bırakıp 15 dakikalık bekleyişin dolması ve teknenin iskeleye yaklaşmasıyla eşsiz tarihi eserin misafiri olmaya hazırdım.

15 dakikalık tekne seferlerinin her biri kıyıdan Kız Kulesi'ne "u dönüşü" rotasıyla gözlere denizin ihtişamını bahşetmeyi, köpüren dalgaların doyurucu tadını sunmayı, efsunlu duygunun simetrik resitallerini yaşatmayı ve gizil bir kulvarın içinde devrederek mavinin çağıldayan girdaplarında susmuş onlarca insanın paydası olabilmeyi sağlıyordu. Tekneye binmemişken annesinin bağrında zarıl zarıl ağlayan bebeklerin, gürültüyle itişip kakışanların patırtılı, iç içe geçmiş ses tonlarından eser bırakmayan suların kollarındaydık. Su, bütün sesleri izole edip yutuyordu. Mistik bir heyecanı yaratarak gönül orkestralarını kuruyor, herkesi uçsuz bucaksız uzaklarda, eli kolu bağlı halde transa sokuyordu. Suyun büyüsünde bulduğumuz asil dengeyle huzurun zirvesinde hissediyorduk kendimizi. Yalansız, saf, masum ve bir o kadar da durgun hislerin merkezinde yürekleri arındıran güç: suyun gücü.

KARŞIYA GEÇTİK! KIZ KULESİ'NDEYİZ!

Biraz tarihi bilgiye ne dersiniz? Evet diyeceksiniz biliyorum. O halde anlatalım:

_Yaşı: Yaklaşık 2500

_Hangi çağları kapsıyor?

A) Eski Yunan

B) Bizans

C) Osmanlı

D) Cumhuriyet ve bugün

- Çağlara göre değişen işlevleri:

ESKİ YUNAN'da: Bir mezarın ev mahiyeti muhtevasını taşıyordu.

BİZANS'ta : Gümrük alanında bir istasyonun fiilini içeriyordu.

OSMANLI'da : (sırayla)

-Savunma kalesi

-Gösteri platformu-top atışları vs.

-Deniz feneri

-Karantina hastanesi( kolera salgını sonrası)

-Savunma kalesi( çöküş dönemi)

CUMHURİYET'te:

- 1960'lı senelerde Deniz Kuvvetleri'nde radar fonksiyonlu işletilmiş.

-1980'li yıllarda denizcilik işletmeleriyle yön bulmuş.
(1995'lerde onarılmış; yeni şekliyle 2000'li yıllarda bir özel şirketçe ziyaret, eğlence, restaurant vs. olarak işlem görüp işletilmektedir.

-2000'den bu yana ziyaret, eğlence, restaurant güdümlü faaliyettedir..

Kuleye meşhur tanımın yapılmasını sağlayan kişinin fiziki ölçülerine dair malumat bulunmasa da cinsiyetinin kadın olması hasebiyle kule bizlerce Kız Kulesi, Batı Avrupa'nın entelektüel yazar çizerlerince ise "Leander Kulesi" şeklinde yâd edilmiştir. Bugünkü şeklinin mimari duruşunu da II. Mahmut döneminde meşhur hattat Mustafa Râkim Efendi çizip belirlemiştir.

KULEDEBAR'A(EN ÜST KAT) DOĞRU

Tekne her şeye rağmen denizin koyu dalgalı smokinlerini yırtıp şambrellere dayanıp bizi davet etmişti kuleye. İçlerindeki silindirik ağırlığı geride bırakarak herkes ellerindeki selfie çubuklarıyla boşluğa baston dayarcasına ilerliyordu. Sulardan sonra betona atılan ilk adım, sınırları çizilmiş yeni bir ülkeye benziyordu..

Tiz yankılarıyla önümde beliren çocukların annelerine ait cep telefonlarına tutuşturdukları selfie çubukları havada sallanan onlarca kılıcı andırıyordu. "Anne, annnee bir bakar mısın? Anne bir poz..!" diyordu iki üç adım önümdeki çocuklardan birkaçı. Anne kadraja girmiş, suratlarda ciddi bir siluet. İşlem tamam! Artık sıra fotoğrafların düzenlenmesindeydi! Belli ki onunla ilgilenenler de çocuklardı! İlerledikçe sağdan sola, soldan sağa sayıları artan selfie çubukları ve yukarıya, yana çevrilmiş kafalarla karşılaştım. Bir fotoğraf da ben çekeyim dedim. Çektim, beğenmedim. En iyisi "Kuledebar"a çıkayım. Yürüyorum. Önümde bir sürü çocuk ve selfie çubukları..
Ahşap merdivenleri sayarak çocukları takip ederek çıktım en üst kata. Sabit dürbünden sıra bekledim. Sıra bana gelince çok sevindim. Dürbünle bakarken 360 derece dönüp sanki köklü mazisini tarihten uyandırıyordu koca İstanbul. Ve ardından sulara dalan gözlerimden Firavun'u boğan destanların öyküsü geçti. Kötüleri öldüren sular, temiz kalpli aşıkları, gönülleri de öldürüyordu. Aşklarımız hep böyle soluyor, süratle ölüyordu. Dikenlerini kalbe batıran, kalbin kanayan yarası aşklar; gülün kokusunu yasaklıyordu sevenlere. Bu sularda yapraklarını döküyor ve bir daha doğmamak üzere sonsuzluğa göçüyordu güller. Bir zamanlar Afrodit'ten dua dilenip sevgilisi Hero'ya(kadın-kız) kavuşmak isteyen bir Leandros(erkek) vardı. Leandros; yalnızlığını yırtıp bir gece suya dalmış, sevgilisi Hero'ya varmak için. Hero'nun sevgilisi Leandros'a tuttuğu meşale sönünce Leandros önünü göremez, ilerleyemez olmuş ve sular hedefine ulaşmış, Leandros'u boğup kıyıya atmış(tı). Leandros ölmüş, Hero ağlamış! Leandros'un dirilmeyişi Hero'yu da öldürmüş. İnsan kendi yalnızlığında doyasıya ölürmüş tıpkı Leandros gibi, Hero gibi ey Kuledebar ey Üsküdar ey İstanbul!

Engin Yeşilyurt

15 -17 Temmuz 2017
Üsküdar/İsTaNBuL
SEVDİĞİM
KADINLAR VE ERKEKLER NEDEN BÖYLE?

İlgili İletiler

 

Yorumlar (0)

Henüz Yorum Yapılmamış